İstanbul'u keşfeden bir Ankaralı

İstanbul'a taşınmak zorunda kalan Ankaralılar grubunun yeni üyesiyim. Sokak sokak geziyorum bu şehri…


Leave a comment

The Magger’dayım!

The Magger benim yapılacaklar listemi doldurmamı sağlayan kaynaklardan biri. Artık ben de tavsiye verecek yetkinliğe geldim diyerek yazmaya ve göndermeye başladım. Umarım birilerine faydalı olur.

☆ Yazıyı okumak için 》》 Bir Günlük Rota: Beşiktaş

Advertisements


Leave a comment

“Ben bir sade kahve alayım”dan daha fazlasını istiyorsanız…

Son bir iki yılda kahveye dair bildiklerimiz ne kadar da arttı. Starbucks’la hayatımıza giren kahvelere tam alışmıştık ki üçüncü nesiller çıktı. Sifonla aeropresle demlemeler, Kolombiya’dan Guatemala’dan gelen kahve çekirdekleri derken kahve siparişlerimiz epey bir uzadı. Yalnız halen çözemediğim şeyler yok değil: Artık takılmadan söyleyebildiğimiz “macchiato” Starbucks haricinde bir yerde söylediğimizde neden iki yudum geliyor? Flat white’ı seviyorum ama diğer favorim ristretto biancodan ne farkı var? Peki ya “Cortado”ar “Piccolo”lar “Red Eye”lar da nereden çıktı? Bir arkadaşımı beklediğim cafede uzun uzadıya giden kahve çeşitleri görünce en iyisi bir araştırmak dedim ve sizler için derledim topladım 🙂

Her şeyin özü espressodan geliyor aslında. Taze çekilmiş 7 gr kahveden 30 ml suyu basınçla geçirip saniyeler içinde elde ettiğimiz bir kahve espresso.

image

Ayılmak isteyenlere:espresso

Duble espressonun (buna da dopio diyorlar) üzerine biraz süt köpüğü kondurursanız macchiato oluyor -ki macchiato İtalyancada lekeli demekmiş. Yani süt köpüğü ile “lekelenen” espressonun bizim içtiğimiz karamel macchiatolarla bir ilgisi pek yok. Starbucks sizi yanıltmasın 🙂

image

macchiato

“Süt köpüğü yetmez, ben daha sütlü içeyim” derseniz kahveyle aynı oranda sütle cortado, kahvenin iki katı kadar sütle  flat white içiyorsunuz. Kısaca özetlersek yoğunluğuna göre: espresso>macchiato>cortado>flat white.

image

Yeni favorim:cortado

Espressoyla sütün arasında çikolata olsun derseniz de o artık mocha oluyor. Sütlü kahve sevmeyenler espressonu sadece sıcak suyla yumuşatabilir, o zaman da  Americano istemeniz gerek. (İtalya’da sabahın köründe içemediğim o yoğun espressolara sıcak su koyarak meğer Americano yapmışım da haberim yokmuş, o zamanlar Starbucks dili ve edebiyatı bilmiyorduk tabi) Espressonuza süt koyup bir de üzerine süt köpüğü koyarsanız da belki de ilk göz ağrımız olan cappucino’yu içiyorsunuz.

Espresso ve ekibini anladıysak sıra ristrettoda. Kendisini yine Ristretto Bianco olarak tanıdık ama aslında ristretto, espressonun hazırlanırken daha az suyla temas etmiş hali. Hatta teknik detay verirsem espresso makinesindeki el presini daha hızlı çekerseniz kahve suyla daha az temas etmiş oluyor ve yaklaşık 22ml lik daha yoğun ama kafeini daha az olan ristrettomuz ortaya çıkıyor.

image

Peki ristrettoyla neler yapılıyor? Ortasına yine süt köpüğü koyarsak piccolo, biraz daha süt eklersek de piccolo latte.

image

piccolo

Aslında işin daha detayları da var. Sütün ısıtılması veya köpürtülmesi bile fark ediyor, kullanılan bardak veya fincan isim değişikliğine sebep olabiliyor. Hatalarım olabilir bu yazıda çünkü kahve konusu derya deniz ve dediğim gibi önemli detayları var. Yeni çeşitler çıkana kadar bu bilgiler bizi kurtarır 🙂

image

özetlersek… 

*Fotoğraflar bana ait değildir*

Yürüyüş Rotası #5: Akaretler-Nişantaşı-Topağacı

Leave a comment

  O kadar bunaltıcı bir hafta geçirdim ki kar kış soğuk demedim rotamı çizip cumartesi sabahı kendimi Beşiktaş motoruna attım. Aslında planım Akali’de kahvaltı etmekti ama deniz kenarındaki Seyri Derya’ya bir şans vereyim dedim, iyi ki de öyle yapmışım. Hem kahvaltısı hem de ilgi alaka on numara. Misafirlerimi getirecek yeni bir kahvaltı mekanı bulunca daha da bir mutlu oluyorum.

Seyr-i Derya

      Beremi geçirip Akaretler’e geçiyorum. Akaretler aslında “lojmanlar” demek. Sarkis Balyan’ın 1870’lerde Dolmabahçe Sarayı çalışanları için yaptığı güzel evler bunlar. Herkes gibi ben de en çok ışıltılı halini seviyorum.

Kaynak: İnternet

      Rezidans, dükkan veya cafe olan bu 133 konuttan bir tanesinin yeri ayrı. Atatürk’ün annesinin, kız kardeşinin ve manevi oğlunun 1912-1919 yıllarında yaşadığı bu ev (ki Atatürk’ün İstanbul’da kiraladığı ilk evmiş) şimdi de “Akaretler Mustafa Kemal Müzesi” olarak misafir ağırlıyor. Yalnız gezebilmek için mesai saatlerinde gelmeniz gerek, hafta sonu da kapalı nedendir bilinmez.20160123_141453

      Akaretler yokuşunu tırmandıktan sonra ısınmak için Minoa’ya sığınıyorum. Kahvaltı edebileceğiniz, kahvenizi içerken raflardaki kitapları karıştırabileceğiniz ve hatta öğle menüsünü tercih ettiğinizde günün kitabını indirimli alabileceğiniz çok sevimli bir yer. Kendime not: Bir sabah erken gidip kahvaltı et.

20160123_141734

      Maçka Parkı’na gelince İTÜ’nün o güzelim iki binasına bakakalıyorum. Bu binada da Sarkis Balyan’ın imzası var. 1875’te Maçka Silahhanesi olarak yapılan bina Cumhuriyet sonrası Jandarma tarafından kullanılmış, 1955’te İTÜ’ye verilmiş.

Kaynak: İnternet

      Maçka Karakolu da Silahhane’ye ek olarak yapılmış ve 1930 ‘lara kadar karakol olarak kullanılmış.

      Maçka’ da dikkatimi çeken bir yapı da Maçka Akif Tuncel Meslek Lisesi. 1. Dünya Savaşı yıllarında İtalyanlar tarafından büyükelçilik olarak inşa edilmeye başlanmış ama savaş nedeniyle yarım kalmış. 1958 yılında da Maçka Sanat Enstitüsü olarak kapılarını açmış.

Kaynak: İnternet

      Bu şehrin (hâlâ) turisti olduğum için semtlerin adını araştırmak benim için ayrı zevk. Padişahların atış talimi yaptığı yer olan “Nişantaşı”nda okların ulaştığı noktaları gösteren taşlar hâlâ duruyor. Biri de Teşvikiye Cami ‘nin bahçesinde. “Teşvikiye” ise adını 2. Mahmud’un halkı buraya yerleşmesi için “teşvik”etmesinden almış. Nişantaşı’nın birbirine paralel iki caddesi olan Teşvikiye ve Abdi İpekçi’de vakit geçirmek kolay. Zaten Nişantaşı diyince herkes buraları biliyor. Ama artık mekanlar ve insanlar burayla sınırlı kalmıyor. Kalabalıktan uzaklaşarak rahatça bir şeyler yiyip içmek ve alışveriş yapmak için yeni yer: Topağacı. Ufak butikler, organik ürün satan dükkanlar ve birbirinden güzel kafeler… Ben günü Kruvasan’ da bitirdim. Her ne kadar çikolatalı kruvasan kalmamış olsa da elmalı tartı da gayet lezzetliydi.

20160123_165320

      Topağacı’ na dair listemde Pizzacı “400 derece”, ev yemeği yapan “Mahalle”, krep uzmanı “Sixty Beans” ve daha önce kahvaltı için gittiğimden tatlılarını deneyemediğim “Grandma” var. Artık başka bir haftasonuna…


Leave a comment

Bu aralar bunları sevdim #4

“Hayırdır artık gezmiyorsun galiba?” diye soranlar oluyor. Gezmeye değil de yazmaya üşenenlerden oluyorum bazen. Araya da sınavlar, misafirler, mesailer girince iyice boşladığım doğrudur. Ama hâlâ elimde haritayla gezip, sürekli mekan ve etkinlik notları alıyorum. En iyisi bunları bir toparlamak:

* Pera Müzesi’nde “Klasik Cumartesi”

12 Aralık’ta başlayan klasik müzik konserleri 14 Mayıs’a kadar da devam edecek. Borusan Quartet ile yapılan açılış konserine “kuşağımızın en iyi flütçüsü” olarak bilinen Bülent Evcil eşlik etti. Konser tabi ki çok keyifliydi ama beni en çok “Sarıkamış Türküsü” etkiledi. Bunda da Çağ Erçağ’ın güzel sesinin etkisi büyük. Gelecek program için

Borusan Quartet-Nihavent Longa

* Kuzguncuk:

PhotoGrid_1451498342570Aslında semtler için daha detaylı bir yazı yazmak istiyorum ama yine de es geçmek istemedim. Hareketli bir gün için Karaköy’e, arkadaşlarla sohbet için Moda’ya gidiyorsam, sakin ve huzurlu bir gün için de Kuzguncuk’a gidiyorum diyebilirim. Hatta uzun yaz günlerinde stresli bir mesai gününü bitirmek için de ideal bir yer. “Masum Mutfak”ta kahvaltıdan sonra Nail Kitabevi’ni, Homemade Aromaterapi’yi karıştırmayı, Kuzguncuk Bostanı’nda veya güzelim ara sokaklarda dolanmayı, Perihan Abla’nın evini her seferinde karıştırmyı, sokağa atılmış sandalyelerde çay, kahve içmeyi, Çikolatacı Aziz Bey’den el yapımı çikolata almayı ve tabi ki Dondurmaccı’da lavantaIı dondurma yemeyi seviyorum.

* Her yazıda bir kahveciden bahsetmezsem olmaz. Bu seferki, türbe gibi her gelen misafirimi götürdüğüm Fransız Geçidi’ndeki “Short Black”.

Ne farkı var derseniz bir kere Karaköy’ün suratsız garson ve baristalarından burada yok. Onun yerine Zebra Mocha var. Az şekerli sıcak çikolata ile kahve arası gayet lezzetli bir şey.

* Hep kahveci yazacak değilim ya sıra çayda:

Cha’ya Galata, Serdar-ı Ekrem Sokağı’nın sonuna kadar gidenleri karşılıyor. Rengarenk dekoru, rahat koltukları ve geniş çay menüsüyle çok sevimli bir yer. İstiklal Caddesi’ne de çok yakın, kalabalıktan kaçmak isterseniz aklınızda olsun.

* Son olarak da bir kahvaltı sofrası ekleyeyim listeye: Hang.

20151213_103942Kadıköy Barlar Sokağı’nda kahvaltısıyla meşhur. Çeşidi bol, malzemesi lezzetli, çayı sınırsız. Henüz takılmayan camlarını ve pazar sabahına biraz fazla hareketli kalan müziğini de hallederlerse süper bir mekan olacak.

İstanbul’da iki senemi doldurdum. Her ne kadar hayat buraya dair planlarıma paralel gitmese de şehrin bunda bir suçu yok, burada olmayı seviyorum 🙂

Bloga dair yapmak istediğim şeyler ise çok : yürüyüş rotalarını toparlamak, semtleri daha detaylı yazmak ve tabi ki daha güncel tutmak 🙂

Yapmaktan mutlu olduğumuz şeylere daha çok vakit ayırabildiğimiz keyifli bir sene olsun…


Leave a comment

Bu Aralar Bunları Sevdim # 3

  • Pera Müzesi’ndeki ” Uzun Cuma” yı

tepe-görseli-1024x815

Mesai geç bittiğinde direkt eve gidersem kendimi mutsuz hissediyorum, hele ki bu bir cuma akşamıysa. Yine böyle bir cuma akşamı kaçış noktam Pera Müzesi oldu. Eğer bilmiyorsanız, her cuma Pera Müzesi’nde “Uzun Cuma”var. Yani 18. 00-22.00 arası müzeyi ücretsiz olarak gezebilirsiniz.

Photo 28.02.2015 20 10 57

 

 

  Müzenin üç adet daimi koleksiyonu var. Osmanlı döneminde diplomatik ilişkileri ve elçileri konu alan “Oryantalist Resim: Kesişen Dünyalar” , “Anadolu Ağırlık Ölçüleri” ve “Kütahya Çini ve Seramikleri: Kahve Molası”

 

 

 

 

Photo 27.02.2015 20 36 04

 

    Bir çok insan gibi beni de en çok etkileyen eser “Kaplumbağa Terbiyecisi’ oldu. Ünlü eseri Osman Hamdi Bey için ayrılan özel bölümde görebilirsiniz.

    Süreli sergilerde, heykellerinden hiçbir keyif almadığım ünlü heykeltıraş Alberto Giacometti’nin sergisi var. Şahsen hızlıca geçtim, neticede dünya gözüyle Davud’u görmüş insanım (öhöm)

 

 

 

 

Photo 28.02.2015 20 07 36

 

    Diğer süreli sergi ise “Hayat kısa, Sanat Uzun: Bizans’ta Şifa Sanatı” İstanbul’daki şifa merkezlerinden antik tıp aletlerine, şifalı bitkilerden muskalara kadar geniş ve keyifli bir koleksiyon olmuş. Ama dikkatimi en çok  Hipokrat’ın el yazmaları oldu.

Bir Cuma akşamınızı ayırıp Pera’daki bu güzel binaya uğrayın. Ah birde cafesi 19.00 ‘da kapanmasa…

  • Tabii ki hamur işini 🙂

Bu kış İstanbul’un iki ayrı takıntısı vardı: ekşi mayalı ekmek ve pancake! Ekşi mayalı ekmek ile güzel bir kahvaltı için Moda’daki Na’an’ ı, pancake’lere gömülüp vicdan azabı çekmek için ise Fenerbahçe’deki Maple Barrel’ı listeye almıştım. İkisi de tavsiye edilir.

Na'an-Moda

Na’an-Moda

Maple Barrel-Fenerbahçe

Maple Barrel-Fenerbahçe

  • Milli Saraylar Resim Müzesi’ni

311301

Asıl amacım Akaretler’de bir rota çizmekti ama pazar günü çoğu yer kapalıydı. Başlayan yağmurda kendimi öyle güzel bir yere attım ki o günden bu yana herkese tavsiye edip duruyorum. Ne yapın edin burayı gezin. Turist Araplar resimlere bile bakmadan hızla turlarken, bizlerin gelip bu mirasımızı görmemiz gerek. Hem de giriş sadece 5 Lira!

Ayvazoski Salonu

Ayvazoski Salonu

Dolmabahçe Sarayı’nın arka bahçesindeki Veliahd Dairesi’nde 11 ayrı salonda 200 eser sergileniyor. Saray ressamlarının eserleri, padişahlar tarafından seçilip yurtdışından getirilen resimler ve benim en çok beğendiğim “Ayvazoski Salonu” bir anda soğuk ve yağmurlu pazar günümü neşelendirdi. Gerçek dünyaya geri dönmeden Boğaz’ın kenarında çayınızı içmeyi de ihmal etmeyin.

Photo 8.02.2015 16 27 03


Leave a comment

Bu aralar bunları sevdim #2

  • Şebnem İşigüzel’in “Venüs” ünü:

439249  “Hiçbir kadın kendi kendine delirmez. Kadınları erkekler delirtir. İçinde yaşamak mecburiyetinde olduğu cemiyet, hal ve durum.” Ben kitaplarımı vapurda okuyorum artık özendirmek gibi olmasın. Son zamanlarda “ne çabuk geldik?” dedirten bir kitap var elimde. Henüz kitabı bitirmedim, ama şimdiden okumakta geç kaldığım için üzüldüğüm bir yazar oldu İşigüzel. Diğer kitaplarını okumadan erken verilmiş bir karar olabilir belki ama kendisiyle güzel bir başlangıç yaptığımız kesin. “Venüs” tam bir kadın romanı, aslında romandan ziyade bana masal gibi geldi desem yeridir. Zamanda gidip geliyor, onlarca hikaye dinliyor, bir ailedeki tüm sıra dışı kadınları tanıyor, onlara gülüyor ve onlarla ağlıyorsunuz. Konusunu anlatmak uzun sürer, keyifle kitap okumak isterseniz benden size tavsiye olsun.

  • Naga Putrika’nın Kahvaltısını:

Photo 9.11.2014 11 25 18 ” Naga Putrika” Hintçe “Dağın kızı” demekmiş ve Hintli kadınlar Ganj nehrine böyle seslenirmiş. Moda’da kahvaltı etmeyi seviyorsanız buraya da uğrayın. Her yöreye ait kahvaltıları var: Köyceğiz, Çiçekdağı, Velika, Söğütçük… Her menünün yöresel peyniri, balı ve reçeli geliyor. Karadeniz kahvaltısında çam balı, Söğütçük’te çiçek. Tüm malzemelerin ortak noktası ise yöresel üreticilerden ve özellikle kadın üreticilerden sağlanıyor olması. Gidin ve hangi menüyü seçeceğinize karar veremeyin 🙂

Photo 9.11.2014 12 39 31

  • Asri Turşucu’nun turşu suyunu :

Photo 7.11.2014 20 13 40 “Limooon! Sirkeeee!” Evet o meşhur kavganın yapıldığı turşucu hâlâ duruyor efendim. Cihangir’e gittiğinizde mutlaka uğrayın ve bir bardak turşu suyu için.

Photo 7.11.2014 20 13 51

  • Swedish Coffee Point’in kahvesini:

Photo 7.11.2014 21 27 32 Bu seriye bir de kahve eklemeden olmaz. Kahve içilecek mekanlar listem epey kabarık. Gün geçtikçe de liste uzuyor. Hepsine yetişmeye çalışıyorum, ama nedense burayı bi’ayrı sevdim. Çok yorgun olduğum bir akşamda “sütlü ama yoğun kahveli bir şey denemek istediğimi” söylediğimde, barista kızımız bana tüm güleryüzüyle öyle güzel bir kahve hazırladı ki tadı hâlâ damağımda. Filtre kahvesi ve nutellalı kurabiyesi de gayet lezzetliydi. Cihangir’in ortasında geleni geçeni izleyip muhabbet ederken nasıl bitti anlamadım.

 

 


Leave a comment

Yürüyüş Rotası #4: Beş dakikada Beşiktaş!

Geçen seneye kıyasla soğuk hava erken geldi Istanbul’a ama tabi bu benim için “bir engel” değil 🙂 Bu sefer yönümü Beşiktaş’a çeviriyorum.

Beşiktaş, adını Barbaros Hayrettin Paşa’nın gemilerini bağlamak için kıyıya dikdirdiği beş taştan alıyormuş. Osmanlı donanmasını demirlemek için ideal olan bu koya evi olarak kullandığı bir yalı, bir cami ve sübyan mektebi inşa ettirmiş. Mimar Sinan tarafından inşa edilen türbesi de  zaten iskelede.

Güne tabi ki kahvaltıya başlıyorum.  Beşiktaş’ta kahvaltının adresi Kahvaltıcılar Sokağı. Aklımda önceden not aldığım bir iki mekan vardı ama sokağa girince plan yapmanın çok saçma olduğunu anladım. Kahvaltıya değil de Çeşme’de bara giriyormuşuz gibi mekanların önünde uzayan sıralar, “şu an için yerimiz yok, dilerseniz adınızı sıraya yazalım” diyen garsonlar bu sokağın rutiniymiş meğer. İnsan böyle zamanlarda Ankara’yı özlemiyor değil. Neyse ki şansımız yaver gitti “Peynir Ekmek” te yer bulduk. Kahvaltı menülerinden seçim yapmak zor, ama dilerseniz ekleme yapabilirsiniz. Her şey gayet lezzetli ve açıkçası beklediğimize  de değdi. Garsonumuzun dediğine göre sabah 10’dan önce veya öğleden sonra 16 gibi gelirsek beklemezmişiz. Seçme lüksünüz olacak kadar erken giderseniz burayı tavsiye ederim. Belirtmeden geçmeyeyim, diğer ünlü mekanlar da Çakmak, Bi’Kahvaltı ve Pişi.

Photo 29.10.2014 12 54 20

 Bu kadar yedikten sonra biraz yürüyüş ve kahve için plan belli: Ihlamur Kasrı. Beşiktaş’ın kalabalığından kaçıp Ihlamurdere Caddesi’nde keyifle yürüyerek, şehrin ortasında sıkışıp kalmış geçmişin av köşkü, bugünün nefes alma durağı kasra geldiğimde kötü bir haber veriyor görevli. Kasır restorasyondaymış ve içi gezilemiyormuş. Restorasyon olması güzel ama keşke ne zaman biteceğini de bilseydi.

Photo 6.10.2014 12 06 45

Mabeyn Köşkü

 

Bahçede bir tur atıp birer Türk kahvesi söylüyoruz. Bense her zamanki gibi kitabımı açıp detaylara giriyorum:

Kasrın bulunduğu bahçe Ihlamur ağaçlarıyla dolu -neredeyse bir orman kadar- büyük bir koruymuş. Sultan Abdülmecit buradaki  eski ahşap köşke av için gelirmiş. 1857 yılında yine Balyan ailesinin O müthiş sihirli değneği deymiş ve koruya iki adet köşk yapılmış. Ihlamur Kasrı olarak bildiğimiz Mabeyn Köşkü padişah ve konukları tarafından kullanılıyormuş. Balyan ailesinin imzası olan dantel gibi işlenmiş mermerler beni burada da kendine hayran bırakıyor.

Mabeyn Köşkü

Mabeyn Köşkü

Maiyet Köşkü ise padişahın haremi için yapılmış. Günümüzde ise kafe olarak hizmet veriyor demek isterdim ama Türk kahvesi, çay ve tost dışında pek bir alternatif yok. Aslında çok kalabalık olmaması için belki de böylesi daha iyi.

Maiyet Köşkü

Maiyet Köşkü

Maiyet Köşkü

Maiyet Köşkü

Kasrın bahçesi insanı şehrin ortasında olduğunu unutturacak kadar güzel ve çok şükür ki iyi bakılmış. Hele ki pek kimse yoksa etrafta kitap ve kahve ikilisi için ideal bir mekan. Kasrın gerçek ev sahiplerini insan gürültüsüne tercih etmem normal değil mi? 🙂

Rica ederim önden siz buyrun!

Rica ederim önden siz buyrun!

Herkesin kahvaltı anlayışı farklı

Herkesin kahvaltı anlayışı farklı

Photo 6.10.2014 12 05 45